TOKAT AĞIR CEZA MAHKEMESİ – TERÖR ÖRGÜTÜ KABULÜ – DEĞERLENDİRME

TOKAT AĞIR CEZA MAHKEMESİ TARAFINDAN VERİLEN

TERÖR ÖRGÜTÜ KABULÜ KARARININ DEĞERLENDİRİLMESİ

 

 

Tokat Ağır Ceza Mahkemesinin 16.12.2016 Tarih, 2016/302 Esas, 2016/334 Sayılı Kararı ile Gülen Hareketinin Silahlı Terör Örgütü olduğu kabul edilmiştir. Mahkeme kararın hukuka uygun olup olmadığı, düşman ceza hukuku teorisi açısında uygulama yapılıp yapılmadığının değerlendirilmesi gerekir.

 

Mahkemenin Terör Yargılamaları Konusunda Uzmanlığı Bulunmakta mıdır?

 

Öncelikle belirtmek gerekir ise terör ve terörizm yargılamaları “uzmanlık” gerektiren konulardır. Bu düşünceden hareket ile ülkemizde önce D.G.M. ler kurulmuş, ardından CMK 250. Md. ile Yetkili Mahkemeler ve devamında da TMK 10. Md. İle yetkili Mahkemeler kurulmuş, ihtisas Mahkemeleri olarak görev yapmışlardır. 17/25 Aralık sürecinden sonra, bazı hükümet üyeleri hakkında TMK 10. Md ile Görevli C.Savcılıklarının hazırlık soruşturma yürütmesi gerekçe gösterilerek hükümet kontrolündeki yasama organı tarafından bu ihtisas mahkemelerinin görevine tamamen son verişmiştir. Yeni uygulamaya göre Büyükşehirlerde hangi Ağır Ceza Mahkemelerinin terör yargılamalarını yapacakları HSYK tarafından belirlenmektedir. Birden fazla Ağır Ceza Mahkemesi bulunmayan yerlerde ise bu Ağır Ceza Mahkemeleri diğer işlerinin yanında “terör yargılamalarını” da yapmaktadır. Kararı veren Tokat ilinde tek Ağır Ceza Mahkemesi bulunmaktadır. Bu mahkeme HSYK tarafından özel olarak yetkilendirilmiş bir mahkeme değildir. Diğer işlerinin yanında “terör yargılamalarını” da yapmak zorunda bırakılan bir mahkeme konumundadır. Tokat Ağır Ceza mahkemesinin “terör yargılamaları” konusunda her hangi bir uzmanlığı bulunmamaktadır. Tokat Ağır Ceza Mahkemesinin Başkan ve üyelerinin kıdemleri “terör yargılamaları” için son derece yetersizdir. Mahkeme Başkanı 5-6 yıllık kıdeme sahip iken, karara katılan diğer bayan üyeler ise henüz bir yıllık kıdeme bile sahip değillerdir.

 

Gerekçeli Karardaki Bir Kısım Özensizlikler ve Usule Aykırılıklar

 

Mahkeme Gerekçeli Kararının, “Delillerin Değerlendirilmesi Oluş ve Kabul” başlığı altında; “Öncelikle FETÖ/PDY Terör Örgütünün tarihsel gelişimi, yapılanması, bugünlere gelişi ve diğer özellikleri kısaca izah edileceği” belirtilerek söz konusu bölüm yazım hatalarıyla birlikte aynen iddianameden alınarak gerekçeli karara aktarılmıştır.

 

Bununla birlikte Mahkemenin gerekçeli kararının sanık savunmaları bölümünde de normal bir gerekçeli kararda olmayacak şekilde sanık savunmaları, soruşturma aşamasındaki ifadeler aynen alınmış, düzeltilerek dolaylı bir anlatıma tabi tutulma gereği duyulmamıştır. Sorgu ve savunmalardaki ikili diyaloglar dahi aynen gerekçeli karara aktarılmıştır. Bu durum mahkemenin özensizliğini ortaya koyar.

 

Yine gerekçeli kararın “ Deliller” başlığı altında; “Araştırma tutanakları, yüzyüze görüşme tutanağı, rapor, arama-el koyma kararları, yakalama kararları, yakalama ve gözaltına alma tutanakları, gözaltı kararları,….” vs. gibi delillere yer verilmiştir. Örneğin delil olarak belirtilen “rapor” un ne raporu olduğu, kimin tarafından düzenlendiği, tarihinin ne olduğu, içeriğinin ne olduğu belli değildir. Delil olarak kabul edilen bu belgelerin hiç birinin içeriği belirtilmemiş, kararda da açıklanmamış, tartışılmamıştır. Hangi konuyu kanıtlamaya delil olduğu belli olmayan ve belirtilmeyen adeta dosyanın dizi pusulası mahiyetinde sayılan bu belgelerin, kararda içeriği ortaya konulmadan, tartışılmadan hükme esasa alınması mümkün değildir. CMK’ nın 230/1-b maddesi hükmüne göre  kararda “..hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtilmesi” zorunludur. Gerekçeli kararda delillerin açıklanmamış ve tartışılmamış olması adli yargılama hakkının ihlali niteliğindedir. Bu hukuka aykırılık mutlak bozma nedenidir.

 

Mahkemenin Terör Örgütü Olarak Kabulünün Gerekçesinde Ne var?

 

Mahkemenin Gerekçeli Kararının, “Delillerin Değerlendirilmesi Oluş ve Kabul” başlığı altında, ilk olarak Gülen Hareketinin tarihsel gelişimi iddianameden aynen alınarak aktarılmıştır. Kes-kopyala-yapıştır yapılarak aktarılan bu bölümde, diğer bölümlerde olduğu gibi hukuki bir dilin kullanıldığı söylenemez. Dil ve anlatım daha çok hükümete yakın, yandaş medya köşe yazarlarının veya istihbaratçı bir kalemin üslubunu çağrıştırmaktadır.

 

Örnek vermek gerekirse, gerekçeli kararın delilerin değerlendirilmesi bölümünde mahkeme aynen; “…örgüt ele başı Fetullah GÜLEN “Din, siyaset ve para” üçgeninde etkinliğini artırarak örgütünü geliştirmiş, duygusal ve fiziksel öğeleri de katmak suretiyle kullandığı hitabet tarzı (ağlamaklı tarzı) ile başta Nurcuların bir kısmı olmak üzere diğer dini çevreleri etkilemeyi başarmış ve örgütün çekirdek kadrosunu oluşturmuştur.” İfadelerine yer vermiştir. Kullanılan dil ve üslubun hukuki olmadığı ortadadır. Düşman ceza hukuku uygulamasının yansıması olduğu söylenebilir.

 

Bir başka örnek vermek gerekir ise; gerekçeli kararda “Ergenekon, Balyoz, Şike ve benzeri isimli operasyonlar ile suçlu suçsuz ayrımı yapmadan örgütün önüne engel olabilecek potansiyele sahip herkesi devletin kadrolarından tasfiye işlemine başlamıştır.” İfadelerine yer verilmiştir. Kamuoyu tarafından bilinen, takip edilen kararda adı geçen davaların tümü halen derdest, yargılaması süren davalardır. CMK’ nın 217/1. Maddesine göre, “Hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir.” Tokat Ağır Ceza mahkemesi halen yargılamaları devam eden adı geçen dava dosyalarını isteyerek getirtip, incelemiş midir? Kamuoyunda sadece Ergenekon davası olarak bilinen davanın, dava dosyalarının 1300 klasörden oluştuğu düşünüldüğünde bunun fiilen mümkün olmadığı, mahkemenin duruşmada getirtilip, huzurda tartışılmayan delili kararına gerekçe yaparak CMK 217 Md. Aykırı davrandığı, bu usule aykırılığın da mutlak bozma nedeni olduğu açıktır.

 

Bir başka çarpıcı örnek ise; “Toplumda 17-25 Aralık darbe girişimi olarak bilinen ve siyasi iradeye yapılan operasyonlarda FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü, yargı ayağında bulunan savcıları ve hakimleri ile hükümeti devirmek amacıyla yargı üzerinden darbe girişiminde bulunmuştur.” İfadelerine yer verilmiş olmasıdır. Bir kısım hükümet üyeleri hakkında yolsuzluk yapıldığı iddiası ile yürütülen 17/25 Aralık soruşturmalarında görev alan yargı mensuplarına ilişkin yargılamalar devam etmektedir. Mahkemenin başka yargı organları önünde yargılaması devam eden dosyalar ile ilgili kanaat bildirmesi hukuka aykırıdır. Bu dosyalar getirtilip incelenmiş de değildir. Mahkemenin aynen “17/25 Aralığın Toplumda hükümete darbe girişimi olarak bilindiğini” ifade etmesi ayrı bir hukuk garabetidir. Düşman ceza hukuku uygulamasının yansımalarıdır.

 

Mahkemenin gerekçeli kararında yer alan “FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü 17-25 darbe girişiminde başarısız olmasına rağmen pes etmemiş eylemlerine devam etmiştir.”

 

“….içerisinde bulunan elemanları tarafından ile birlikte 19 Ocak 2014 te Milli İstihbarat Teşkilatının Suriye’ye yardım sevkiyatında bulunduğu tırlara ülkemiz sınırları içerisinde operasyona kalkışmış ve tırlarda arama yapılmıştır. Bu olayın yapılış amacının Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yurtdışında bulunan terör örgütlerine yardım yaptığı izlenimi vererek uluslararası platformlarda zor duruma düşürmek olduğu yapılan soruşturmalar sonucunda tespit edilmiştir.” ( ..elamanları ile birlikte,.. bölümünde yer alan yazım yanlışı aynen alıntılanmıştır)

 

Mahkemenin gerekçeli kararında yer alan, sadece bir kısmı örnek olarak aktarılan ifadeler, hukuk devletinde, ceza hukuku ilkeleri uygulayan bir mahkemenin kullanabileceği ifadeler değildir. Söz konusu ifadeler, ceza yargılaması ilkelerinin ihlali yanında, adli yargılanma ilkesine aykırılığın ötesinde; düşman ceza hukuku uygulamalarının somut örnekleridir.

 

Mahkemenin gerekçeli kararında Gülen Hareketini Silahlı Terör Örgütü olarak kabul edilmesinin gerekçesi şu şekilde açıklanmıştır; “Bu kapsamda; “Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY)” isimli yapılanmanın 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu 1 ve 7’inci maddelerinde ifade edilen Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla kurulmuş terör örgütü niteliğinde örgütlü yapıya sahip bir örgütlenme olduğu, bu örgütlenmenin yukarıda sayılan amaçlara ulaşabilmek için silahla cebir ve şiddet kullanması gerektiği, silah, cebir ve şiddetin var olduğuna ilişkin önemli verilerden birinin örgütün yukarıda bahsedildiği üzere emniyet, askeriye ve yargı alanında gizli bir şekilde örgütlenmesi ve dolayısıyla silahlı örgüt üyelerinin hazır halde bulunması, diğer önemli bir verinin Erzincan Ağır Ceza Mahkemesi’nin 16.06.2016 tarih ve 2016/74 Esas ve 2016/127 Karar sayılı kararında da değinildiği üzere 19 Ocak 2014’te Adana Ceyhan’da MİT tırlarının durdurulması ile MİT mensupları ile jandarma mensupları arasında arbede yaşanması ve MİT personelinin örgüt üyesi olduğu düşünülen jandarma personeli tarafından silah kullanılarak darp edilmesi ile en önemli verilerden birisinin ise Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY)’nın 15.07.2016 tarihinde yapmış olduğu darbeye teşebbüs ile cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulamasını önlemeye teşebbüs etmek, cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya veya Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevlerini kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye teşebbüs etmek, cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek ve Cumhurbaşkanına suikast yapma eylemleri olduğu, dolayısıyla soruşturma konusu FETÖ/PDY’nin “SilahlıTerör Örgütü” olarak nitelendirilmesi gerektiği tespit edilmiştir.”

 

Yerleşik Uygulamalara Göre;

 

Silahlı Terör Örgütü Kabulünün Unsurları ve Mahkeme Uygulaması ile Karşılaştırılması;

 

1- Devletin Güvenliğine ve Anayasal düzene karşı suç işlenmesi “amacı” ile kurulan “bir örgüt” bulunmalıdır.

 

Gülen hareketinin en az kırk yıllık geçmişi bulunmaktadır. Devlet güvenliği ve Anayasal düzene karşı suç işlemek gibi bir amacının olmadığı, 28 Şubat sürecinde Gülen hakkında açılan davada verilen beraat kararı Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından da onanarak kesinleşmiştir. Onama tarihi ile 17/25 Aralık 2013 tarihleri arasında böyle bir iddia ileri sürülmüş değildir. 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarından sonra aniden, Gülen Hareketinin amacının Devlet güvenliği ve Anayasal düzene karşı suç işlemek olduğu ileri sürülmüştür. Gülen hareketinin Anayasada belirtilen, Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik ve ekonomik düzenini değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak suçlarını işlemeyi amaçladığına dair her hangi bir somut kanıt ileri sürülmüş değildir. Hangi anayasal suçun, örgütün hangi talimatı ile, hangi örgüt üyeleri tarafından ne şekilde işlendiğinin açıklanması gerekir. Gülen Hareketinin kamuoyuna yönelik açıklama ve görüşlerinde Anayasada belirtilen niteliklere aykırı faaliyetlere yönelik olarak belirtilen suçları işlemeyi teşvik edici bir söylemi bulunmamaktadır. Gülen hareketinin kamuoyuna açık olmayan faaliyetlerinde böyle bir amaç belirlenmiş ise bunun kanıtları ile ortaya konulması gerekir. Mahkeme kararında Gülen hareketinin Devletin Güvenliğine ve Anayasal düzene karşı suç işlenmeyi amaç edinmiş olduğu, kanıtları ile ortaya konulmuş değildir. Mahkeme kararında, düşman ceza hukukunun yansıması olarak Gülen Hareketini “tehlikeli” ve “düşman” olarak niteleyen, “niyet okuma” kabulüne bağlı tamamen soyut değerlendirmelere yer verilmiştir.

Örgüt terimi genel anlamıyla; “belirli ve müşterek bir işi yapmak veya amacı gerçekleştirmek maksadıyla kişi veya kurumların oluşturduğu birlik veya teşekkül” şeklinde tanımlanabilir. Suç örgütü ise, suç işlemek amacıyla kişilerin oluşturduğu birlik veya teşekküldür.

 

Bir örgütün Silahlı Terör Örgütü kabul edilebilmesi için, öncelikle; TCK’ nın 220 Maddesinde belirtilen suç örgütüne ilişkin gerekli unsurların bulunması gerekir. Örgütün Varlığının Kabul Edilebilmesi İçin Aranan Unsurlar;

  • Örgütün varlığının kanıtlanması,
  • Üye sayısının en az 3 ve daha fazla olması,
  • Suç işlemek amacı etrafında fiili birleşmenin olması,
  • Gevşek de olsa hiyerarşik bağ bulunması,
  • Örgütün Devamlılığının bulunması,
  • Elverişli üye, araç ve gereçlere sahip olması gerekir.

 

Bu unsurlar Suç İşlemek için bir araya gelmiş olan bir Örgütün unsurlarıdır. Temel özellik suç işleme iradesi ile bir araya gelmektir.

 

Gülen hareketi uzun süreli geçmişi ile kendine özgü sivil toplum örgütüdür. TCK’ nın 220 Maddesinde sayılan (suç işleme amacı ile fiili bir araya gelme unsuru dışındaki) bütün unsurlar sivil toplum örgütlerinde de genel olarak bulunmaktadır. Örgütlü toplum çoğulcu demokrasilerinin de vazgeçilmez unsurlarındandır. Her hangi bir sivil toplum örgütü, cemaat, dernek, parti vs gibi oluşumlarda örgüt için aranan; en az 3 kişinin bir araya gelmesi, gevşek de olsa hiyerarşik bağ bulunması, devamlılığın bulunması, örgütün faaliyet çerçevesine göre elverişli araç, gerece sahip olması gibi unsurlar evveliyetle bulunur. Bir sivil toplum örgütünde bulunan, bulunması gereken bu özellikler hiçbir şekilde Silahlı Terör Örgütünün unsurları gibi gösterilemez. Sivil toplum örgütlerinin örgütlü toplum içindeki yasal faaliyetleri, terör örgütünün faaliyeti gibi gösterilerek terör örgütü oluşumuna kanıt yapılamaz. Bu uygulama meşru ve hukuka uygun kabul edilemez. Aksi halde gücü elinde bulunduran, Devlet erkine yön veren irade, kendi işine gelmediği oranda her hangi bir sivil toplum örgütünü örneğin TÜSİAD’ ı, Çarşı Taraftar Topluluğunu vs. “tehlikeli” kabul ederek, “terörist” ilan ederek düşman ceza hukukunun süjesi haline getirilebilir. Bu uygulamanın ceza hukukunda ve hukuk devletlerinde yeri yoktur.

 

2-Kurulan bu örgütün eylemlerinin; cebir ve şiddet kullanarak, baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerini içermesi gerekir. (3713 Sayılı yasanın 1. Maddesi )

 

Mahkemenin gerekçesinde cebir, şiddet eylemlerine kanıt olarak;

 

a -“Emniyet, askeriye ve yargı alanında gizli bir şekilde örgütlenmesi ve dolayısıyla silahlı örgüt üyelerinin hazır halde bulunması” gösterilmiştir.

 

Silahlı Terör Örgütünde örgütün silahlı olması ayrı bir unsurdur. Mahkeme tarafından “cebir şiddet unsuru” ile “örgütün silahlı olması” gerektiği unsurları bir birlerine karıştırılmıştır. Örgütün silahlı olması gerektiği unsuru aşağıda, yeri gelince ayrıca açıklanacaktır. Gülen Hareketinin emniyet, askeriye ve yargı ayağında gizli bir şekilde örgütlendiğine ilişkin kararda her hangi bir somut kanıt ileri sürülmemiştir. Soyut iddia olarak kalmıştır. Bu gizli örgütlenmenin üyelerinin kimler olduğu açıklanmamıştır. Başka mahkemelerde bu isnad edilen davalar devam ettiği halde, masumiyet karinesine aykırı olarak kesinleşmeyen konuların mahkemece kanıt gibi sunulması hukuka aykırılık teşkil eder. Masumiyet karinesine aykırıdır. Bunun yanında emniyet, askeriye ve yargı görevlilerinin silahlarının hazır bulunması bu kişilerin “silahla” cebir ve şiddet uygulayacakları söylenerek kanıt yapılması hayatın olağan akışına, mantık kurallarına tamamen aykırı bir durumdur. Ceza hukuku dış dünyaya yansımış eylemlerle ilgilenir. Kişinin görevi nedeni ile taşıdığı, bulundurduğu silah ile ileride suç işleyeceğini belirtmek niyet okumanın ötesinde düşman ceza hukukunun tipik uygulamasıdır. Mahkeme Gülen hareketinden olduğunu düşündüğü, (bu kanata nasıl ulaşıldığı, bu kişilerin kim oldukları, nerde, ne şekilde görev yaptıkları kararda belirtilip açıklanmış değil) bir kısım kamu görevlilerini kendince “tehlikeli” kabul ederek bu kişileri “düşman”, “terörist” ilan edebilmektedir! Kim olduğu belirsiz “teröristlerin” ileride cebir şiddet uygulayabilecekleri bunun da yargılaması yapılan sanıkların mahkûmiyetine kanıt olacağı gerekçesi düşman ceza uygulamasını da aşan mantık kurallarını zorlayan bir uygulamadır.

 

b- “19.01.2014 Tarihinde MİT Tırlarının durdurulması olayında MİT mensupları ile jandarma mensupları arasında arbede yaşanması ve MİT personelinin örgüt üyesi olduğu düşünülen jandarma personeli tarafından silah kullanılarak darp edilmesi,” gösterilmiştir.

 

Kamuoyunda MİT Tırları olayı olarak bilinen, silah taşıdığı iddia edilen Tırların durdurulmasına ilişkin olayın yargılaması halen devam etmektedir. Mahkeme, başka mahkeme önünde yargılaması devam eden bir olaya ilişkin olarak, dava dosyasını getirtmeden ve huzurda tartışmadan, kendisini o mahkemenin yerine koymak sureti ile incelemediği dosyayı kendi dosyasında kanıt olarak kabul etmiştir. CMK 217 Maddesine aykırılık mutlak bozma nedenidir. Bunun yanında Mahkemenin cebir-şiddete delil olarak gösterdiği olayda “..örgüt üyesi olduğu düşünülen jandarma personeli” ifadesi kullanılmıştır. Jandarma personelinin örgüt üyesi olup olmadığının dahi belli olmadığını Mahkemenin kendisi ikrar etmektedir. Mahkeme olay yerinde bulunan Jandarma görevlilerinin örgüt üyesi olup olmadığından dahi emin değildir.  Örgütsel eylemlerinin de olmadığı sabit olan sanıklar mahkeme tarafından bertaraf edilmesi gerekli bir “düşman” olarak görüldüğünden olsa gerek, ceza hukukunun ilkeleri askıya alınarak, hukuka aykırı bir şekilde mahkumiyet kararı verilmesi yoluna gidilmiştir.

 

3- Eylemleri gerçekleştiren faillerin bu örgüte mensup olması gerekir. ( Yargıtay 16. Ceza Dairesinin kamuoyunda Ergenekon ismi ile bilinen dava dosyasına ilişkin bozma kararında yer alan ifadesidir)

 

Silahlı Terör Örgütünün amacına ulaşmak için işlediği suçları gerçekleştiren kişilerin bu örgüte mensup oldukları her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delilerle kanıtlanmış olması gerekir. Yukarıda da belirtildiği gibi Gülen Hareketinin işlediği iddia edilen suçların bu yapıya mensup kişiler tarafından gerçekleştirildiği kanıtları ile birlikte ortaya konulmuş, kararda açıklanmış değildir. Başka mahkemelerde devam eden yargılama süreçlerinin akıbeti sorulmadan, kesinleşmeleri beklenmeden, hatta bu dosyalar getirtilip incelenmeden eylemleri gerçekleştiren kişilerin bu yapıya dahil olup olmadığının belirlenebilmesi mümkün değildir. “İhtimale hüküm bina edilmez.” Hükmü Mecelleden bu yana hukukumuza da girmiş evrensel bir ilkedir. Olasılıklara göre karar verilmesi düşman ceza hukuku uygulamasının ürünüdür.

 

4- Anayasal düzene aykırı suçların işlenmesi amacı etrafında, sürekli bir birliktelik olmalıdır.

 

Örgüt, amacı içerisindeki suçları işlemeye yönelik olarak zaman kısıtlamasına tabi olmaksızın faaliyet gösteren bir yapılanmadır. Bu husus bir Yargıtay kararında da ; “suçu basit bir birleşmeden ayıran, devamlılık ve birden fazla suç için olma, sürekliliktir” biçiminde ifade edilmiştir.

 

Sivil toplum örgütlerinin yapısı gereği, sivil toplum örgütünün yasal amaçlarını yerine getirmek, gerçekleştirmek için aynı amaç etrafında sürekli bir birlikteliğin bulunması söz konusu olabilir. Silahlı Terör Örgütlerinde ise sürekli birliktelik unsurunda, “anayasal düzene karşı suçları” işlemek amacı söz konusudur. Somut olayda yargılaması yapılan sanıklar, Gülen hareketini dini bir cemaat olarak bilip kabul ettikleri için bir kısım faaliyetlerine katıldıklarını belirtmişlerdir. Anayasal bir suç işlemek gibi amaçları olmadığı gibi bu yönde de bir eylemleri de bulunmamaktadır. Dolayısı ile aynı meslek grubundan olan sanıkların birliktelikleri suç işlemek için oluşan bir birliktelik değildir. Sivil toplum örgütü faaliyetleri çerçevesinde oluşan bir birlikteliktir.

 

5- Organize Bir yapı bulunmalıdır.

 

Sivil toplum örgütlerinde veya örgüt olarak kabul edilebilecek tüzel kişiliğe sahip olsun olmasın bir yapıda “organizasyonun” bulunmaması düşünülemez. Gülen Hareketi kendine özgü sivil toplum örgütü yapısı içinde sadece Türkiye’ de değil, dünyanın birçok ülkesinde eğitim, sağlık, yardım kurumları vs. açmış ve işletmiş bir yapıdır. Bu kadar geniş kapsamlı faaliyetin “organize” olunmadan yürütülmesi mümkün değildir.

 

 

6- Üyeler arasında Hiyerarşik bir ilişki bulunmalıdır.

 

Silahlı Terör Örgütlerinde hiyerarşik ilişki kavramı işbölümünden daha fazlasını gerekli kılar. Bu kavram, astlık üstlük ilişkisini ve örgüt üyelerinin, örgüt kararlarına tabi olması gereğini ifade eder. Ayrıca hiyerarşik ilişki, örgütün belirli bir disiplininin bulunmasını, yetkili organ veya makamın aldığı kararın örgüt üyelerince uygulanması zorunluluğunu gerektirir. Örgüt kararlarına uyulmaması veya otorite ilişkisinin reddedilmesi, örgütsel yaptırımlarla karşılanır. Örgütün olanaklarına ve organizasyon yeteneğine bağlı olarak oluşturulan hiyerarşik ilişki sonucunda çeşitli konularda birimlerin, uzmanlaşmış kişilerin istihdam edilmesi de söz konusu olabilmektedir.

 

Sivil toplum örgütlerinde veya örgüt olarak kabul edilebilecek tüzel kişiliğe sahip olsun olmasın bir yapıda organizasyon içinde hiyerarşik bir yapının kurulmuş olması doğaldır. Bu unsurun bulunması tek başına hiçbir örgütü silahlı terör örgütü haline getirmez. Her hangi bir sivil toplum örgütünün, her hangi bir cemaatin oluşturduğu “örgüt” yapısının özellikleri sayılmak sureti ile bu yapılanmada yer alan kişiler belirtilerek, bu yapının “silahlı terör örgütü” ilan edilmesi ancak düşman ceza hukuku uygulamasında mümkün olabilecek bir durumdur.

 

7- Örgütün Silahlı Olması gerekir.

 

  1. maddedeki örgütü kurma, yönetme veya üyesi olma suçunun oluşması için, örgütün ‘silahlı örgüt’ niteliğinde bulunması gerekmektedir. Silah, TCK 6. maddede tanımlanan silah kavramı çerçevesinde açıklanamaz. Anılan tanımda, çeşitli suç tipleri bakımından genel olarak saldırı ve savunmada kullanılabilmeleri nedeniyle, gerçekte silah olarak üretilmemiş olan kimi cisim ve araçlar da silah olarak kabul edilmiştir. Buna karşın Devlete ve Anayasal düzene karşı suçların işlenmesi amacıyla kurulan örgüte ait silahların gerçek anlamda silahlardan olması ve ayrıca sayı ve vahamet bakımından amaç suçları işlemeye elverişli bulunması gerekir. Silahlı örgüt, üyeleri silah taşıyan örgüt anlamına gelmemektedir. Silahlar bilfiil örgütün elinde veya kontrolünde bulunmalı, başka deyişle ‘örgüt silahlı’ olmalıdır. Silahın örgüt üyeleri nezdinde veya örgüte ait yer ve depolarda ya da örgütçe ulaşılabilir halde bulunması olanaklıdır.

 

Silahın sayı ve vahamet yönüyle amaç için yeterli olması koşuluyla örgütün kullanımına hazır silahların bulunması silahlı örgüt kavramının varlığı bakımından yeterlidir. Buna karşın, örgüt üyelerin kişisel olarak silahlarının bulunması, örgütün silahlı örgüt olarak kabul edilmesi için yeterli görülemez. Bazı örgüt üyeleri kişisel davranışlarla silah taşısa veya bulundursa dahi, bu davranış örgütün amacı ve örgüt kararları doğrultusunda bulunmadığı takdirde, örgütün silahlı olduğu kabul edilmemelidir.

 

Gülen Hareketine mensup olduğu ileri sürülen ancak buna ilişkin her hangi bir kanıt ileri sürülmeyen, başka yargılamalarda da henüz örgüt üyesi oldukları kesin hükümle kanıtlanmayan bir kısım kamu görevlilerinde (Emniyet Görevlisi, asker, vs.) kamu hizmetinin gereği olarak bulunan, bu kişilerin kullanıma tahsis edilmiş silahların, silahlı terör örgütünün silahı olarak kabulü mümkün değildir. Söz konusu silahlar görevleri gereği devlet tarafından bu kişilere tahsis edilmiştir. Denetimi de yasal mevzuat çerçevesinde tamamen Devletin kontrolü altındadır. Gülen Hareketi öğreti ve söylemlerinde cebir, şiddet ve teröre karşı açıklamalarda bulunmuştur. 15 Temmuz Darbe girişimi sonrası, Gülen Hareketi üyesi olduğu iddiası ile yüzbinden fazla kişi hakkında adli işlem başlatılmış, 50 binden fazla kişi tutuklanmış, bu kişilerin çoğuna yakını ile ilgili olarak evleri, işyerleri ve araçlarında aramalar yapılmış, Gülen Hareketinin tüm resmi kurumları kapatılmış, el konulmuştur, Tüzel kişiliklerde de aramalar yapılmıştır. Buna karşın tüm bu adli soruşturma ve arama kararlarına rağmen “örgütün silahı” denilebilecek her hangi bir “silah” ele geçirilmiş değildir. Tüm bu gerçeklik ortadayken Gülen Hareketinin Silahlı Terör Örgütü tanımı içine dahil edilme çabaları düşman ceza hukuku uygulamasının başka bir yansımasıdır.

 

Sonuç olarak; Silahlı Terör Örgütü kabulüne ilişkin yukarıda belirtilen unsurlar, yıllar içinde Yargıtay’ın uygulamaları ile içtihat haline gelmiş, halen terör suçlarına bakmakla görevli Yargıtay 16. Ceza Dairesinin kamuoyunda Ergenekon ismi ile bilinen dava dosyasında da kararlıkla uyguladığı unsurlardır.

 

Tokat Ağır Ceza Mahkemesi gerekçeli kararında, “Silahlı Terör Örgütü” olarak kabul için aranan unsurlarının hiç birini somut kanıtları ortaya konularak, örgütün ve örgüt üyelerinin eylemleri ile ilişkisi kurulmak sureti ile tartışılmış, açıklamış değildir. Sanıklara isnad edilen bir eylem bulunmadığı gibi, sanıkların dosya kapsamındaki atılı suçlara ilişkin somut kanıtlara dayalı eylem ve faaliyetleri ile bu eylem ve faaliyetlerindeki irtibatı, iştirak iradesini aşan hiyerarşik bir yapılanma içinde bulunup bulunmadığı tartışılmış, ortaya konulmuş da değildir.

 

Mahkemenin kabulü maddi gerçekleri ortaya koyan kanıtlardan ziyade bir takım “tahmin”, “yorum”, “niyet okumalara” dayalıdır. Mahkemenin uygulamalarını ve kabullerini vatandaşlara uygulanan normal ceza hukuku uygulaması olarak görmek mümkün olmayacaktır.

 

Bu bağlamda mahkeme tarafından yapılan uygulama düşman ceza hukuku ilkeleri açısından özetle değerlendirildiğinde ulaşılan tespitler şunlardır;

 

  • Hükümetin bazı üyeleri hakkında başlatılan yolsuzluk soruşturmalarından “Gülen Hareketi” sorumlu tutulmuştur. Bu süreçten sonra o güne kadar Sivil Toplum Örgütü Niteliğinde kabul edilen yapı bir anda “tehlikeli” ve “şüpheli” ilan edilmiş, “Terör yargılamalarının” süjesi haline getirmiştir.

 

  • Yargılaması yapılan “sanıkların” Gülen Hareketine yakın olmaları, sanıkların “şüpheli kişiliği” ni ortaya koymak için yeterli görülmüştür.

 

  • Sanıkların “fiiline” bakılmasına gerek görülmemiş, sanıkların “kişiliğine” bakılması ile yetinilmiştir.

 

  • Sanıklara verilecek ceza kusur ile orantılı olmayıp, sanıkların “tehlikeliliği” esas alınarak belirlenmiştir. Hangi sanık daha tehlikeli kabul ediliyorsa daha ağır şekilde cezalandırılmış olması bunun sonucudur.

 

  • Mahkemece sanıkların “hukuku fiilen ihlal etmesinin” bir önemi bulunmamaktadır. Sanıkların bu ihlal için ne ölçüde hazırlıklı olduğu varsayımı ve şüphesi yeterlidir.

 

  • Henüz yargılamanın başlamadığı dönemde bile “Terörist” ilan edilip, “düşman” kabul edilen “Gülen Hareketi” ve “sanıklar” ile ilgili “şüphe” ye çok önem verilmişti. Buradaki şüphenin sanıkların “şüpheli kişilikleri” olduğunu tekrar belirtmek gerekir.

 

  • Mahkemece “Şüphe” var ise “maddi gerçek” de bulunmuş sayılmıştır. “Şüphe” kanıtların yerini almıştır. Ayrıca kanıtlarla “maddi gerçeği” aramaya gerek görülmemiştir. Sanıkların durumundan “şüphelenilmesi” sanıkların “cezalandırılmaları” için yeterli kabul edilerek mahkumiyet kararları verilmiştir.

 

Mahkemenin düşman ceza hukuku uygulaması ile, sanıkların “masumiyet karinesi”, “şüpheden sanık yararlanır ilkesi”, “savunma hakkı”, “tabii hâkim ilkesi”, “yargı bağımsızlığı”, “tarafsızlık”, “delillerin yasallığı”, “silahların eşitliği”, “kanun önünde eşitlik”, “adil yargılanma hakkı” “insan onurunun dokunulmazlığı” gibi birçok ceza hukuku ilkesi ihlal edilmiştir.

 

Son cümle olarak; Mahkemenin kabulleri ve uygulaması, düşman ceza hukuku uygulaması tanımı içine girmektedir. Düşman ceza hukuku uygulaması, hukuk devleti ilkesini ortadan kaldıracağından dolayı meşru bir uygulama olarak kabul edilemez. Anayasal düzeni ortadan kaldıran, hukuk güvenliğini yok eden, faşist bir toplum düzenini öngören bir uygulama olması nedeni ile bu şekil uygulamanın normal bir hukuk sisteminde yaptırıma tabi tutulacağı muhakkaktır.

News Reporter